oakenshield

Dolmabahçe Sarayı


Avrupa sanatı üsluplarının bir karışımı olarak 1843-1856 yılları arasında inşa edilmiştir. Dünyadaki saraylar içerisinde en büyük balo salonuna sahip bu saray iç dekorasyonu, ipek halı ve perdeleri, mobilyaları ve diğer tüm eşyaları eksiksiz olarak orijinal haliyle günümüze gelmiştir. Dolmabahçe Sarayı, mevcut hiçbir sarayda bulunmayan zenginlik ve ihtişama sahip bir sahil sarayıdır. Duvar ve tavanlar devrin Avrupalı sanatkârlarının resimleri ve tonlarca ağırlığında altın süslemeleri ile dekore edilmiştir. Saray 1984 yılından beri müze olarak hizmet vermektedir. Ayrıntıları anlatmakla bitirilmiyecek olan bu tarihe şahitlik etmiş ihtişamlı saray, İstanbul’da görülecek yerler arasında ilk sıralarda.

Kuzguncuk


Farklı inanıştaki insanların, iyi komşuluk ilişkileri içinde yaşadıkları Kuzguncuk’ta, cami ile kilisenin komşu olması, hoşgörünün ifadesi gibidir. Kuzguncuk, buraya yerleşen aydınları, yerli halkı ile geçmiş kültürü yaşatmaya çalışıyor. Bir hayli de başarılı oluyor. Kuzguncuk’a varmadan uçuk pembe bir yalı görülüyor. Pembe yalı veya Macanlar yalısı denilen, 18’nci yüzyıl sonu yapısıdır. Boğazın en iyi korunmuş yalılarındandır.

Beylerbeyi Sarayı


Beylerbeyi ve çevresinin yerleşim alanı olarak kullanılması, tarihte oldukça eskilere, Bizans dönemine kadar gider. Şöyle ki; 18 nci yüzyılda yaşamış ünlü bir gezgine göre: İmparator Büyük Konstantinus’un diktirdiği bir haçtan dolayı, Bizans döneminde “İstavroz Bahçeleri” adıyla anılan yöre, Osmanlılar döneminde, padişahların “Has Bahçelerinden” biri olarak kullanılmıştır. Buraya; Beylerbeyi adının verilme sebebi ise: 16’ncı yüzyılda, Beylerbeyi Mehmet Paşa’nın burada bulunan köşkünden kaynaklanmaktadır.
1829 yılında; Sultan II. Mahmut’un yaptırdığı ahşap Sahil Sarayı ile, bölge hareketlilik kazanır. Takip eden dönemde ise; Sultan Abdülaziz tarafından, Sultan II. Mahmut’un ahşap sahil sarayı yıktırılarak; 1861-1865 yılları arasında yaptırılmıştır. Mimar Sarkis Balyan. Yapımı: 4 yıl sürmüş ve inşaatında, 5000 kişi çalışmıştır. Çalışan işçilere moral ve şevk vermek amacıyla, müzisyenler sürekli müzik çalmışlardır. Denize düşkünlüğü ile bilinen Sultan Abdülaziz; ayrıca tavanları bol miktarda deniz ve gemi tabloları ile döşetmiştir.
Saray genellikle, yaz aylarında: özellikle de yabancı devlet başkanlarının ağırlanmasında kullanılır. Tahttan indirilince Selanik’e gönderilen II. Abdülhamit; Balkan Savaşı çıkınca; 1918 yılında Beylerbeyi Sarayına getirilmiş ve ömrünün son altı yılını burada geçirir ve bu sarayda ölmüştür.
Çeşitli batı ve doğu üsluplarının kaynaştığı sarayı iç mimarisi; geleneksel Türk evi planına benzerlikler gösterir. H Bu sarayda: Fransa kralı III. Napoleon’ın karısı İmparatoriçe Eugeine, Avusturya İmparatoru Franz Joseph, İran Şahı Nasreddin, İngiltere kralı VIII. Edward ve Madam Simpson kalmış.
Harem ve Selamlık olarak iki ana bölümden oluşan sarayda; Selamlık, donatım ve süsleme açısından Harem’den daha zengin tutulmuş. Yazlık bir saray olarak kullanıldığından, ısıtma tertibatı yoktur. Serinlik vermesi açısından ve yapılan görüşmelerin duyulmaması için, sarayın içine havuz yaptırılmıştır. Sahilde: iki küçük seyir köşkü bulunmaktadır.
3 giriş, 6 banyo, 6 salon ve 24 oda içeren sarayda: Set bahçeleri, bu bahçelerde bulunan köşkler ve büyük bir havuz bulunuyor. Üst set bahçesinde bulunan havuzun çevresinde yer alan: Sarı Köşk, Ahır Köşk ve Mermer Köşk; Osmanlı Saray mimarisinin günümüze gelen önemli yapılarını oluşturuyor. Rutubete ve sıcağı karşı; döşemeleri, orjinalleri Mısır’dan getirilen hasırlarla kaplanmıştır. Çoğunluğu “Hereke” yapımı, büyük boyutlu halı ve kilimleri, Bohemya kristal avizeleri, Fransız saatleri, Çin, Japon, Fransız Yıldız vazoları, görülmeye değer sanat yapılarının yalnızca bir bölümüdür.
Batı ile ilişkilerin güçlendiği bir dönemde yapılan Beylerbeyi Sarayı’nın en ilginç yanı; Set Bahçelerinin altından geçen tarihsel tünel’dir. Tünelin ortasında yer alan çeşmenin yazıtında, Sultan II. Mahmut’un adı geçmekte ve yapının tarihlendirilmesinde önemli bir ip ucu oluşturmaktadır. Tünel girişinde, ayrıca Osmanlı tulumbacılarından kalan aletler vardır.
Üst set bahçesindeki büyük havuz ve Mermer Köşk gibi II. Mahmut döneminden kalan bu tünel, kıyı yolunun işlevini sürdürmesini sağlarken, aynı zamanda yüksek duvarların ötesiyle, bahçelerin bağlantısını da kurmaktadır.
Bahçeleri, kafeteryası, satış reyonuyla; müze-saray olarak hizmet vermekle birlikte, sarayda önceden belirlenen ve alınan izinlere bağlı olarak: ulusal ve uluslar arası nitelikte resepsiyonlar da düzenleniyor. Bugüne kadar, yalnız Harem ve Selamlık bölümleri gezilebilmekteydi. Yapılan son çalışmalarla, Anadolu yakasının önemli doğal güzelliklerini içeren “Set Bahçeleri” ve sarayın değerli bir bölümünü teşkil eden “Sarı köşk”, “Mermer köşk” ve “Ahır köşk” de; tümüyle ele alınarak restore edilmiş ve ziyarete açılmıştır.
Beylerbeyi-Paşalimanı arasında kalan; Kuzguncuk, belki de Boğaziçi’nin en kozmopolit yeri olmuştur. Musevilerin bir ara çok önem verdikleri bu semtte de: Aşağı Sinagog (Kal de Aboşo/Beth Yaakov-1878), Yukarı Sinagog (Virane/Kal de Aria-1840’lı yıllar) , Ayios Panteleymon, Ayios Yeoryios, Surp Krikor Lusavoriç Kiliseleri, Üryanizade Mescidi, Yeni Cami semtin dini yapılarıdır.
Kuzguncuk’daki Fethi Ahmet Paşa Yalısı ise, ünlü mimar Le Corbusier’ye ilham kaynağı olmuş.

Beylerbeyi


Beylerbeyi Sarayını geçip, İskeleye çıkan dar sokaklara girildiğinde, turistik eşya satan dükkanları, rıhtıma ve yola atılmış masalarıyla midyecileri, balıkçı lokantaları, çayhaneleri,küçük balıkçı barınağı üzerinde hiç eksik olmayan midye ayıklayıcıları göreceksiniz.Gerçekten; çok renkli ve çekici bir dünya. İskeleye bitişik Hamidievvel Camii, Boğaziçi’nin en güzel camilerindendir. 1788 yılında, Sultan I. Abdülhamit zamanında yaptırılmıştır. Mimari ise Tahir Ağa.

Sadullah Paşa Yalısı


Çengelköy’de vapur iskelesine gelmeden önce görülür. Boğazın en eski ve içi dışı en güzel klasik ahşap yalılarından biridir. Yaklaşık 200 yıllık. Ortadaki oval salondan, sekiz küçük odaya geçilen, geleneksel Osmanlı yalı mimarisinde yapılmıştır. Yalı; Sadullah Paşa’nın uzak bir akrabası olan Emel Esin’e aittir. Eşi Necibe Hanım’ın Viyana’da ölen kocasını; yalının penceresinde, 25 yıl beklemesi, hala anlatılan bir öyküdür. Önünde bir de çeşme var.
Çengelköy; koca çınarları, salatalığı, armudu, bademi, Ortadoks’ ların geleneksel denize haç atma ve çıkarma töreni ile, tarihi dokusunu kısmen koruyan şirin bir köydür.
Devam ettiğimizde: Beylerbeyi. Beylerbeyi semtinin en renkli yeri. İskele çevresi. Semtin ana binası da: Beylerbeyi Sarayı.

Kuleli Askeri Lisesi


Fatih Sultan Mehmet; İstanbul’u aldığı zaman, Kuleli’nin şimdi bulunduğu yerde, bir koru ve içerisinde de bir manastır ve bir kule bulunuyordu. Yavuz Sultan Selim devrinde (1512-1520) bu manastır; yeniçerilere kışla olarak verilmişti. Hatta, bu kışla mevkii, Bostancıbaşı Odaları diye anılırken, zamanla güzel ve süslü bir bahçe haline gelişinden olacak, Kuleli Bahçesi diye tanınmıştı.
Kanuni Sultan Süleyman (1520-1577) padişah olunca, bahçede, yüksek bir kulesi bulunan, 9 katlı ve her katı fıskiyeli havuzlarla süslenen büyük bir kasır yaptırmıştı. Sultan III. Ahmet (1703-1730) devrinde, kule bahçesi ve etrafı; has olarak kendisine verilmişti. Bizans devrinden kalan kule yıktırıldı. Sadrazam Nevşehirli İbrahim Paşa’nın damadı Kaymak Mustafa Paşa tarafından sahilde bir mescit yaptırıldı. (1744)
Sultan II. Mahmut döneminde (1808-1839); Bostancıbaşı Odaları mevkii; yani okulun şimdi bulunduğu yerdeki bu kışla, Kuleli Askeri Lisesi’nin ilk yapısını oluşturmuştur. Abdülmecit devrinde (1839-1861) kışla yanınca, yerine, yarı kagir olarak yenisi inşa edilir. (1843). İki tarafına da kuleler yapıldığı için, kışlaya bu tarihten itibaren Kuleli Kışla denilmeye başlanır. 1847 yılında, su yolları tamamlanarak kışlanın su işi de halledilir.
Kırım Savaşına katılmak üzere, İstanbul’a gelen Fransız ve İngiliz askerlerinin bir kısmı: Fransa’nın İstanbul Maslahatgüzarının isteğine uyularak, bu kışlaya yerleştirilirler. (1854) Burası: müttefik askerlerinin: kışla ve hastanesi haline getirilir. Harpte yaralanan ve tedavileri sırasında ölen müttefik askerleri; kışlanın kuzeyindeki mezarlığa gömüldüğü için, yakın zamana kadar, bu mezarlığa İngiliz Mezarlığı deniliyordu.
Kışla: 1856 yılında, İngilizler tarafından boşaltılırken, çıkarılan kasıtlı bir yangınla: tamamen harap olmuştur. Sultan Abdülaziz döneminde (1861-1876) kışla ana duvarları kagir, iç bölmeleri, tavan ve tabanları ahşap olarak, iki kat halinde inşa edilir ve böylece bugünkü kışla ortaya çıkar. (1871)
Kuleli Askeri Lisesi; “Mekteb-i Fünun-ı İdadiye” adı altında, 21 Eylül 1845 tarihinde, bugün İstanbul Teknik Üniversitesi olarak kullanılan; Maçka Kışlasında kurulmuştur. 1872 yılında ise; Kuleli Kışlasına taşınmıştır. Bu tarihten sonra okul “Kuleli İdadisi” adıyla anılmaya başlanır.
Okul; tarihi süreç içinde; 1925 yılında, bugünkü adını almış, Kuleli Askeri Lisesi olarak anılmaya başlanmıştır.
Bu yapılar; Çengelköy’e doğru Boğaz’ın ahşap camilerinden: Kaynak Mustafa Paşa Camii, Koru Restoran, yeni yalılar, Ayios Yeoryios Kilisesi, Çengelköy Meydanı, Karakol, Lahana Çeşmesi, Hamdullah Paşa Camii, Abdullah Ağa, Serezli Faik Bey, Sadullah Paşa yalıları izliyor.

Adile Sultan Sarayı


Sarayın ilk sahibi olan Adile Sultan; Osmanlı tarihinin en ilgi çeken kadınlarından biridir. II. Mahmut’un kızı olan
Sultan, çok iyi eğitim almış ve hanedana mensup divan sahibi tek kadın şair olarak biliniyor. Saray; 1899 yılında, bizzat Adile Sultan tarafından bir kız okulu yapılması dileğiyle Milli Eğitim Bakanlığına bağışlanmıştır. Kandilli Kız Lisesi olarak eğitim verdiği dönemde; 1986 yılında çıkan büyük yangın sonrasında, büyük hasar gören yapı; Sakıp Sabancı tarafından yapılan bağışla restore edilmiştir.
Milli Eğitim Bakanlığı, İstanbul Valiliği, Sakıp Sabancı, Hacı Ömer Sabancı Vakfı, Kandilli Kız Lisesi Eğitim ve Kültür Vakfının destekleriyle, yeniden hayata geçirilen merkez; saygın organizasyonlara ev sahipliği yapmak üzere, 2006 yılında açılmış.
Saray boğaz manzarasına hakim bir konumda olup, altın varak işlemeli, yüksek tavanlı salonlara sahiptir. Sarayda: ziyaret ve toplantı amaçlı 500 kişi kapasiteli Oval Salon, 200 kişi kapasiteli 2 toplantı salonu var.
Vaniköy’e geldiğinizde: Kadıefendi, Fazıl Bey, Nazif Paşa, Koç-Kıraç, Mahmut Nedim yalılarının yanı sıra, Kuleli Askeri Lisesi görülebilir.

Kont Ostrorog Yalısı


Polonya doğumlu, şeriat hukukunun batılı uzmanı, Osmanlının Hukuk Danışmanı Leon Ostrorog; burayı, 1904 yılında satın almıştır. Karısı, önde gelen Levanten ailelerden birinin kızıydı. Ostrorog’ un kişisel eşyaları ve kitapları, hala burada sergilenmektedir.
Kandilli de, ayrıca: Kandilli Camii, Surp Yergodasan Arekelotz Ermeni Kilisesi, Hristos Metamophosis Rum Ortodoks Kilisesi, Fransız Katolik Kilisesi gibi dini yapılar da dikkat çeker.

Kıbrıslı Yalısı


64 m.lik bir sahile sahiptir. 18’nci yüzyılda yapılmıştır. Doğu salonu zemini taşlardan yapılmış ve ortasında mermer bir fıskiye vardır. Kıbrıslı Mehmet Emin Paşa; dürüst ve yetenekli bir devlet adamıdır. 3 değişik Sultana Sadrazamlık ve Rusya Büyükelçiliği yapmıştır. Yalıyı; 1840 yılında satın almış ve o zamandan beri aynı ailede kalmaktadır. Boğazın en eski ve sürekli oturulan yalısıdır. Bu yalı; Piyer Loti ve Yahya Kemal gibi yazarların, çok sevdiği bir toplantı yeriydi ve Iraklı kral Faysal ve Fransız Prensesi Eugenie gibi ünlüleri ağırlamıştır.

Sevda Tepesi


Kandilliden Küçüksu’ya gelirken, yukarılarda, evlenmesine izin verilmeyen iki gencin intihar etmesinden adını alan ve birçok Türk filminde görülen Sevda Tepesini görebilirsiniz. Yakın geçmişte,bu tepenin Araplara satılma durumu vardı, belki duymuşsunuzdur.
Gezimize devam ediyoruz. Çok seçkin kişilerin yaşadığı: Kandillideki sahil saraylarının, köşklerin, yalıların ne yazık ki çoğu, yangınlar sonucu yanıp kül olmuş gitmiş. Geriye kalanlar arasında: Kıbrıslı, Abud Efendi, Kont Ostrorog, Hadi Semi, Edip Efendi yalıları sayılabilir.